Beş Efendinin Kâhyası: Bağımsız mobil oyun yayıncısının 8 kritik aşaması

Mobil oyun ve uygulama dünyasında bağımsız yayıncı, benim gözümde, aynı anda beş küçük çocuğa bakmaya çalışan bir anne. Biri geliştirme-tasarım, biri reklam, biri ürün yönetimi, biri şirket idaresi, biri de muhasebe-vergi-teşvik. Beşi ayrı dil konuşuyor, beşi aynı anda ağlıyor, hiçbiri sırasını beklemiyor.

Benzetmeyi kurar kurmaz, benzetmenin içindeki kelimeye takıldım: cefakâr. Bu sıfatı biz esasen kadınlar için, bilhassa anneler için kullanırız; çekilen cefanın tabii, mukadder, hatta bir parça makbul olduğunu ima ederek. Cefakâra hayranlık duyarız da, hakkını vermeyi pek düşünmeyiz. “Tek başına her işi yapıyor” cümlesi, övgü kılığında dolaşan bir tarif. Bağımsız yayıncıya biçilen rolde de bu var: meşakkat, madalya yerine geçiyor.

Hakkını yemeyelim, her alanda birden iyi olmak zaten mümkün değil; kimsenin böyle bir beklentiye girmesi de doğru olmaz. Fakat doğal seleksiyon işliyor: birkaç alanda gerçekten iyi olabilenler, o değerleme eşiklerini aşıyor. Sır çoğu kez tek kişide değil, birkaç kurucunun bir arada durabilmesinde. “Uyum varsa tabii” diye eklemek gerek – hikâyelerin çoğu tam orada tökezliyor.

Bir de şu “bağımsız”a bakalım.

Bağımsız yayıncı, gününü baştan aşağı bağımlılık ilişkileri içinde geçirir. Apple’ın komisyon cetveline, Google’ın kredi limiti kriterlerine, Meta’nın fatura formatına, TikTok’un hangi ülkeye reklam verdirip vermeyeceğine, MMP’nin ölçüm modeline, Bakanlık genelgesinin virgülüne bağımlıdır. “Bağımsız” sıfatı burada yalnızca büyük yayıncıya bağlı olmamayı anlatıyor; yani tek bir efendisi olmamayı. Tek efendinin size ihtiyacı vardır, pazarlık edersiniz. Çok efendinin yoktur; her biri şartını tek taraflı yazar, siz yalnızca uyarsınız. Bağımsızlık, masadan kalkmak değil, masanın hiç kurulmamış olması.

Aşağısı, o efendilerle geçinmenin usulüne dair notlar-önemli uyarılar

  1. Şirketin anonim şirket olarak kurulması, mevzuatımızda yatırımcı için olmazsa olmaz bir beklenti; bu kısmı tartışmaya bile gerek yok. Asıl mesele sonrası: şirketi kurup emisyon primli sermaye artırımıyla yatırımcıyı sonradan içeri almak mı, yoksa daha kuruluş masasında birlikte oturmak mı? Biri, evi baştan iki katlı yapmak; öbürü, oturulan binaya sonradan kat çıkmak. İkincisi elbette mümkün, ama izin ister, harç ister, bir de komşuyu razı etmek ister. Kimse ikinci bir artırıma gidip ticaret odasına fazladan harç ödemek istemez; fakat finansal ve hukukî müzakereyi ilk hamlede kapatabilmek de öyle her babayiğidin harcı değil. Velhâsıl tercih, biraz da şansa ve zamanlamaya kalmış. Bunun üstüne bir de teknopark meselesi biniyor. Şirketi doğrudan teknoparkta kurmak için telaşa hiç gerek yok. Orada *şube* açmak kiracılıktır; çıkmanız gerektiği gün anahtarı bırakır gidersiniz. Merkezi taşımak ise tapu işidir.
  2. Teknopark demişken: Teknopark her zaman gereken bir olgu değil. Oyun ve mobil uygulama ekosisteminde gelirin büyük kısmı zaten yazılım ihracatı sayılıyor ve kurumlar vergisi *istisnası* mevcut. Kelimeye dikkat: istisna, “dışarıda bırakma”dır; devlet sizi kendi kuralının dışında tutuyor, size bir şey vermiyor. Reklam gelirleri bu istisnanın dışında kalıyor, orası ayrı.
  3. Geliriniz yüzde yüz reklamdan geliyorsa, bu gelir yazılım ihracatı sayılmadığı için yurt dışındaki iştirakinizi kullanmanız önerilecek bir kurgu – tabii doğru vergi ve muhasebe yapısını kurmak şartıyla. Burada transfer fiyatlandırması gibi başlıklar devreye giriyor. Şöyle bir ölçü vereyim, kibarca söylüyorum: bu konulara dikkat edecek kadar danışmana para ayırmanız gerekiyorsa, gelirinizin de o parayı hak edecek büyüklükte olduğunu varsaymanız gerekir. Bekçi kasadan pahalıya geliyorsa, kurulan yapı çözdüğünden fazla mesele üretir.
  1. DUNS numarası Apple üzerinden hemen alınıyor, mağaza hesabı açılıyor; bir yandan farklı hesaplarda uygulamalar test ediliyor, vakti gelince şirket hesabına devrediliyor. Bu güzel hikâyenin içinde reklam hesapları da kurulurken, Meta ve Google tarafında kredi limiti için aranan şartları *baştan* planlamanızı tavsiye ederim. Bu kanallar da bankaların o eski âdetini sürdürüyor: şemsiyeyi güneşli günde veriyorlar. Yan kriterleri henüz küçükken sağlamazsanız, ilerleyen aylarda harcamanız ne kadar büyürse büyüsün vadeli ödeme seçeneği önünüze hiç gelmiyor. Yağmur başladıktan sonra yapılan başvuru, geç kalmış başvurudur.
  2. TikTok reklam harcamanız yüksek olacaksa, hesabı doğrudan TikTok üzerinden açmayın. Platform varsayılan olarak ABD, İngiltere gibi ülkelere reklam verilmesine izin vermiyor. Bu, ilgili iş birimiyle temasa geçilerek çözülebilen bir mesele; velhâsıl bir telefon meselesi. Fakat hesap bir kez online açıldıysa, taşımak gerçekten vakit alıyor.
  3. MMP bu işin olmazsa olmazı. Servis sağlayıcılar mobil uygulama ve mobil oyun firmalarına başlangıçta cömert deneme imkânları sunuyor, üç aya kadar da sürüyor bu cömertlik. Yine de dürüst olalım: tek bir ağda reklam verecekseniz, iOS tarafındaki SKAdNetwork karmaşası ve fraud riski sizi henüz rahatsız etmiyorsa, MMP bir gereklilikten çok bir maliyet kalemi olarak kalabilir. RevenueCat, Adapty gibi araçlar da benzer şekilde: uygulama içi satın alma geliriniz varsa entegre edilmesi gereken analiz katmanları, geliri yalnızca reklamdan gelen bir yapı için aynı aciliyeti taşımıyor.
  4. Web app’i mutlaka düşünün, ama gerçek maliyetinin sanıldığı kadar düşük olmadığını bilerek. Hesap şöyle işliyor: gelir yurt dışından geliyorsa, App Store’un yüzde 15’lik komisyonunun yarısını devletten teşvik olarak geri alıyorsunuz, firmaya ortalama yüzde 7,5 nominal maliyet kalıyor. Tek pürüz, o iadenin kasada değil postada olması: sekiz dokuz ay yolda kalıyor. ABD’de Stripe kurar ve parayı yazılım ihracatı kapsamında Türkiye’ye getirirseniz efektif maliyet yüzde 5 civarına iniyor; Paddle, Lemon Squeezy gibi panellerde yüzde 7 bandı oluşuyor.  Bu tabloda 1 milyon dolara kadar App Store hâlâ cazip. Eşik aşıldığında sayaç gündüz tarifesinden gece tarifesine geçiyor: yüzde 15’lik dünya kapanıyor, yüzde 30 başlıyor. O noktadan sonra ABD veya benzeri bir ülkede şirket kurup geliri oradan Türkiye’ye getirmek belirgin biçimde avantajlı. Elbette web app pazarlamanızı ve müşteri kitlenizi büyütüyorsa, aritmetikten bağımsız olarak zaten tercih edilmeli.
  5. Ve en önemlisi mobil uygulama destekleri. Yurt dışına reklam vermeye dayalı bir iş modeliniz varsa, harcama ve gelirlerinizi baştan desteğe uygun kurun. Kelimeyi ciddiye alalım, çünkü hepsinin sırrı orada. Biz konuşurken “teşvik” deriz; mevzuat teşvik demiyor, ısrarla Sözlük de aynı yere çıkıyor. Destek, Farsça. Mevzuatın gramerine de bakın: kimse size destek “vermiyor”, siz “destekten yararlanıyorsunuz”. Cümle edilgen kurulmuş, veren ortadan kaldırılmış. Hak sahibi değil, yararlanıcısınız – ve yararlanmanın şartı faturanın satırlarında yazar. Meta faturasında firma unvanının yer almaması, uygulama içi satın alma gelirleri için kestiğiniz e-arşiv faturada uygulama adının yazmaması: kulağa hiçbir şey gibi gelen bu ayrıntılar, dosyanın reddi için fazlasıyla yeterli. Vize başvurusu gibi; kimse sizin gerçekten gidip gitmeyeceğinize bakmaz, evraka bakar. Hak yerinde durur, dosya geri döner. Desteklere altı ay geriye dönük başvurulabildiği için, testleriniz ve verileriniz kesinleşmeden üyelik ve DYS süreçlerini başlatmanızı önermiyorum. Kurgu doğru kurulduysa geriye dönük başvuru zaten kapınızda durur; acele eden, kendi verisiyle yarışır.

***

Bunları alt alta koyunca ortaya çıkan tablo şu: bağımsız yayıncının işi, doğru kararları vermekten çok, yanlış kararları ucuz atlatmak. Kazanan, en iyi oyunu yapan değil; hangi efendinin ne zaman ne isteyeceğini önceden bilen oluyor. Sektörün bu görünmeyen kısmına – fatura satırlarına, genelge dipnotlarına, ödeme vadelerine harcanan mesaiye – emek rejimi olarak bakmayı, iktisat sosyologlarına sipariş edelim.

Beş çocuğun beşini birden kusursuz büyüten yok. Ama hangisinin ne zaman ağlayacağını bilen, epeyce rahat ediyor. Cefanın kâr’ı buradadır; cefakârlık ise, hâlâ, kimsenin madalya vermediği bir iş.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir